Günümüzün en büyük sorunlarından biri olarak bilinç kıtlığı, eğitim kıtlığı, ahlak kıtlığı ve en tehlikelisi utanma kıtlığı öne çıkıyor. Artık yanlış yapan utanmıyor, haksızlık eden başını öne eğmiyor. Hak yiyen, “gururla” dolaşıyor; doğrular ise susmaya mecbur bırakılıyor.
Oysa bizim kültürümüzde utanma, sadece bireysel bir duygu değil, toplumu ayakta tutan manevi bir siperdi. Komşusuna haksızlık yapan, mahallesinde yüzüne bakamazdı. Bir hata işleyen, büyüklerinin karşısına başı eğik çıkardı. Bugün ise bu değerler, çıkar hesaplarının gölgesinde unutulmaya yüz tuttu.
Sosyologlar ve tarihçiler, toplumların çöküşünün sadece ekonomik krizlerle veya savaşlarla başlamadığını, asıl yıkımın utanma duygusunun kaybolduğu gün yaşandığını belirtiyor. Çünkü utanma, bireyi yanlış yapmaktan alıkoyar; ahlakı korur, toplumsal düzeni sağlar.
Ecdadımızın “El alem ne der” anlayışı, çoğu zaman olumsuz bir baskı gibi görülse de, bu sözün ardında aslında toplumsal denetim ve ahlak koruması vardı. Şimdi bu sessiz denetim kalkınca, haksızlık normalleşiyor, saygı azalıyor, vicdanlar köreliyor.
Uzmanlar, Türk milletinin köklü örf ve adetlerinin yeniden hatırlanması, genç nesillere utanmanın erdem olduğunun öğretilmesi gerektiğini vurguluyor. Çünkü bu toprakların mayasında; vicdan, ahlak ve utanma vardır. Bunlar kaybolursa, geriye sadece binalar ve tabelalar kalır, ruh ise çoktan göçmüş olur.














